VATANDAŞIN VE SEKTÖRÜN ENFLASYON BEKLENTİSİNDE BÜYÜK UÇURUM
Türkiye ekonomisinde enflasyonla mücadele başlığı, yalnızca gerçekleşen fiyat artışları üzerinden değil, beklentiler cephesinde yaşanan kırılmalar üzerinden de okunmayı hak ediyor. Son aylarda açıklanan anketler ve göstergeler, teknik olarak “beklentilerde düşüş” yaşandığına işaret etse de bu düşüşün toplumun farklı kesimleri arasında son derece dengesiz dağıldığı görülüyor. Vatandaşın enflasyon beklentisi ile reel sektörün beklentisi arasındaki fark, yalnızca istatistiki bir ayrışma değil; ekonomi yönetiminin güven inşası, fiyatlama davranışları ve toplumsal refah açısından da ciddi bir alarm zili niteliği taşıyor.
Aynı ekonomi, iki farklı gelecek algısı
Resmi anketlere bakıldığında tablo ilk anda umut verici gibi duruyor. Piyasa katılımcılarının ve reel sektör temsilcilerinin gelecek 12 aya ilişkin enflasyon beklentilerinde belirgin bir gerileme söz konusu. Para politikasındaki sıkı duruşun, kredi koşullarındaki daralmanın ve iç talepte gözlenen yavaşlamanın, özellikle şirketler cephesinde “en kötüsü geride kaldı” algısını güçlendirdiği anlaşılıyor.
Ancak aynı anketlerin hane halkı bölümüne bakıldığında, bambaşka bir Türkiye ile karşılaşıyoruz. Vatandaşın enflasyon beklentisi, düşmekle birlikte hâlâ son derece yüksek seviyelerde seyrediyor. Aradaki fark, yalnızca birkaç puanlık bir oynaklık değil; adeta iki ayrı ekonomik gerçekliğin yan yana var olduğunu gösteren derin bir uçurum. Şirketler daha kontrollü bir fiyat artışı patikasına inanırken, vatandaş hayat pahalılığının uzun süre daha yüksek seyredeceğini düşünüyor.
Beklentiler neden bu kadar ayrıştı?
Bu ayrışmanın arkasında birden fazla neden var. İlk ve en temel neden, enflasyonun farklı kesimler tarafından farklı biçimlerde “yaşanıyor” olması. Reel sektör ve piyasa katılımcıları enflasyonu; maliyet, finansman, kur ve talep dengeleri üzerinden okuyor. Para politikasındaki sıkılaşmanın bu başlıklarda etkisini göstermeye başlaması, şirketlerin beklentilerini aşağı çekiyor.
Vatandaş için ise enflasyon, market rafında, pazarda, kirada ve faturalarda karşılık buluyor. Gıda, konut ve enerji gibi zorunlu harcamalarda hissedilen fiyat artışları, genel enflasyon düşse bile algının kolay kolay düzelmemesine yol açıyor. Özellikle kira enflasyonu ve temel gıda fiyatlarındaki katılık, hane halkının “rahatlama” hissetmesini engelliyor.
İkinci neden, gelir beklentilerindeki zayıflık. Reel sektör, fiyat artışlarının yavaşlayacağına inanırken, vatandaş aynı hızda bir gelir artışı beklemiyor. Ücret artışlarının enflasyonun gerisinde kalacağı kaygısı, geleceğe dair kötümserliği besliyor. Enflasyonun düşmesi tek başına yeterli görülmüyor; önemli olan, satın alma gücünün ne ölçüde toparlanacağı.
Güven sorunu hâlâ aşılabilmiş değil
Beklentilerdeki bu kopuş, aslında daha derin bir güven sorununa işaret ediyor. Ekonomi yönetiminin enflasyonla mücadele konusunda kararlılık mesajları, teknik çevrelerde daha fazla karşılık bulurken, geniş halk kesimlerinde aynı etkiyi yaratmıyor. Vatandaş, geçmiş deneyimlerin de etkisiyle, “düşüş” söylemine temkinli yaklaşıyor. Çünkü daha önce de kâğıt üzerinde düşen ama gündelik hayata yansımayan enflasyon dönemleri yaşandı.
Bu noktada iletişim politikalarının önemi ortaya çıkıyor. Enflasyonla mücadelede yalnızca doğru politika seti değil, bu politikaların toplumun tüm kesimleri tarafından anlaşılması ve hissedilmesi gerekiyor. Aksi halde beklentilerdeki ayrışma kalıcı hale geliyor ve bu durum fiyatlama davranışlarını da olumsuz etkiliyor.
Uçurumun bedeli: Fiyatlama ve sözleşmeler
Vatandaş ile sektör arasındaki beklenti farkı, ekonomide somut sonuçlar doğuruyor. Şirketler maliyet artışlarının yavaşlayacağına inanırken, talep tarafındaki yüksek enflasyon algısı fiyatlama davranışlarını karmaşık hale getiriyor. Esnaf ve hizmet sektörü, müşterinin “nasıl olsa her şey zamlanıyor” algısından beslenerek, fiyat indirimine veya sınırlı artışlara yanaşmıyor.
Öte yandan kira sözleşmeleri, özel okul ücretleri, hizmet bedelleri gibi alanlarda hane halkının yüksek enflasyon beklentisi, pazarlık gücünü zayıflatıyor. Bu da beklentilerin kendi kendini besleyen bir döngüye dönüşmesine neden oluyor: Vatandaş yüksek enflasyon bekledikçe, fiyatlar bu beklentiye göre şekilleniyor; fiyatlar yükseldikçe beklenti daha da bozuluyor.
Düşüş var ama yeterli değil
Son veriler, teknik olarak beklentilerde bir iyileşmeye işaret etse de bu iyileşmenin hızı ve kapsayıcılığı tartışmalı. Reel sektör ve piyasa aktörleri için anlamlı olan düşüş, hane halkı cephesinde “korkunç tabloyu” ortadan kaldırmıyor. Enflasyon beklentisi hâlâ çok yüksek ve bu durum, para politikasının etkinliğini sınırlayan en önemli unsurlardan biri olmaya devam ediyor.
Beklentilerin kalıcı biçimde düşmesi için yalnızca sıkı para politikası değil, fiyat katılığının yüksek olduğu alanlara yönelik yapısal adımlar, gelir politikalarında öngörülebilirlik ve güven veren bir ekonomik çerçeve gerekiyor. Aksi halde, rakamlar düzelirken toplumun ruh hali aynı hızda iyileşmiyor.
Sonuç: Enflasyonla mücadele, rakamdan ibaret değil
Vatandaşın ve sektörün enflasyon beklentisi arasındaki büyük uçurum, Türkiye ekonomisinin önündeki en kritik sınamalardan birini oluşturuyor. Düşüşe rağmen korkutucu olan tablo, enflasyonla mücadelenin yalnızca istatistiksel başarılarla kazanılamayacağını gösteriyor. Asıl başarı, bu düşüşün markette, kirada ve faturada hissedilmesiyle mümkün olacak.
Beklentiler ortak bir zeminde buluşmadıkça, fiyat istikrarına giden yol eksik kalacak. Çünkü enflasyon, sadece bir oran değil; aynı zamanda bir algı, bir güven meselesi ve günlük hayatın ta kendisi. Bu gerçeği göz ardı eden her politika seti, kâğıt üzerinde başarılı, sokakta ise yetersiz kalmaya mahkûm.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar













































