Dünyada enflasyon düşerken, Türkiye neden hâlâ zirvede?
2025’in haziran ayı itibarıyla Türkiye, OECD ülkeleri arasında en yüksek enflasyona sahip ülke olmaya devam ediyor. OECD’nin açıkladığı son verilere göre Türkiye’de yıllık enflasyon oranı yüzde 35 olarak kaydedildi. Bu oran, aynı dönemde OECD ortalamasının neredeyse sekiz katı. OECD genelinde enflasyon ortalaması yüzde 4,2 olurken, G7 ülkelerinde bu oran sadece yüzde 2,6. Euro Bölgesi ise yüzde 2 ile enflasyonun en düşük seyrettiği bölgelerden biri.
Bu tablo, Türkiye’nin küresel ölçekte fiyat istikrarını sağlayamayan tek gelişmiş ülke olduğunu net şekilde ortaya koyuyor. Üstelik bu durum geçici bir sapma değil; son yıllarda kronikleşen bir sorun hâline geldi. Diğer ülkeler pandemi sonrası enflasyon dalgasını bastırmayı başarmışken, Türkiye bu krizi yönetemeyen ve giderek daha pahalı bir ülke hâline gelen istisnai bir örnek olarak öne çıkıyor.
Yüzde 35 enflasyon, sıradan bir rakam değil. Bu oran; bir memurun, bir emeklinin, bir işçinin veya bir öğrencinin aynı maaşla geçen yıla göre üçte bir oranında daha az alım gücüne sahip olması anlamına geliyor. Dolayısıyla bu istatistik, sadece grafiklerde değil; pazarda, markette, elektrik faturasının üzerinde, kiralarda, dolmuş ücretlerinde birebir hissedilen bir gerçeklik.
Gıda ve enerji cep yakıyor – Sadece fiyatlar değil, huzur da artıyor
Türkiye’de enflasyonun bu denli yüksek olmasının en büyük sebebi, temel tüketim kalemlerindeki kontrolsüz fiyat artışları. Gıda fiyatları son bir yılda yüzde 30,2, enerji fiyatları ise yüzde 40,6 artmış durumda. Bu iki kalem, toplumun neredeyse tamamının bütçesinde en fazla yer tutan harcama alanları. Yani dar gelirli, sabit maaşlı, çocuk okutan ya da kira ödeyen herkes bu artıştan doğrudan etkileniyor.
Enerji fiyatlarındaki bu artış sadece hane halkının değil, üretici sektörlerin de maliyetlerini artırıyor. Elektrik, doğalgaz ve akaryakıt zamları; ulaşımı pahalılaştırıyor, üretim maliyetini şişiriyor, lojistik giderlerini tırmandırıyor. Bu da zincirleme şekilde tüm ürünlerin fiyatlarına yansıyor.
Gıda fiyatlarındaki artış ise üretimden pazara uzanan zincirdeki çoklu sorunlardan kaynaklanıyor: Yüksek mazot fiyatı, gübre ve yem maliyetleri, kuraklık, aracı maliyetleri ve ithalata bağımlılık. Tarımsal desteklerin yetersizliği ve denetimsiz fiyat oluşumu, soframıza gelen her ürünün artık birer “lüks tüketim” malı gibi hissedilmesine yol açıyor.
Özetle, vatandaş sadece maaşını değil, huzurunu da kaybediyor. Bu enflasyon yalnızca parayı değil, umutları da eritiyor.
Peki diğer ülkeler nasıl başardı? Türkiye neden başaramıyor?
OECD ve G7 ülkelerinde enflasyon neden bu kadar düşükken, biz neden hâlâ bu kadar yüksek bir oranla boğuşuyoruz? İşte temel fark burada başlıyor:
Onlar bağımsız para politikası uyguluyor, bizde Merkez Bankası sık sık yön değiştiriyor.
Onlar üretimi destekliyor, biz tüketime dayalı büyümeyi zorluyoruz.
Onlar veriye dayalı karar alıyor, biz popülist ve kısa vadeli hamlelerle günü kurtarmaya çalışıyoruz.
Arjantin gibi hiperenflasyon geçmişi olan ülkelerde bile oranlar düşerken, Çin gibi dev bir ekonomide enflasyon hâlâ sıfıra yakın seviyelerde. Euro Bölgesi’nde hizmet sektörü enflasyonu düşüşe geçmiş durumda. Japonya’da enerji fiyatları geriliyor. İsviçre ve Kosta Rika gibi ülkelerde ise fiyat artışı neredeyse yok. Demek ki enflasyon kader değil, iyi yönetilirse kontrol altına alınabilecek bir süreçtir.
Türkiye'nin bu sürece dirençli kalmasının bedelini ise halk ödüyor. Geliri sabit kalan vatandaş, fiyatı her ay artan ürün ve hizmetlere yetişemiyor. Tasarruf yapamıyor, borçlanıyor, geleceğe güvenle bakamıyor. Bu, sadece ekonomik değil; toplumsal bir bunalımın habercisi.
Türkiye’nin bu enflasyon sarmalından çıkması için önce gerçeği kabul etmesi gerekiyor: Ekonomideki temel göstergeler alarm veriyor. Bunun çözümü sadece faiz artırmak ya da kredi musluklarını kısmak değil.
Öncelikle bağımsız kurumların yeniden inşa edilmesi gerekiyor.
Tarım ve enerji politikalarının, ithalat bağımlılığından kurtarılması gerekiyor.
Gelir dağılımındaki adaletsizliklerin giderilmesi ve sosyal desteklerin güçlendirilmesi şart.
En önemlisi, güven veren bir ekonomi yönetimi ile öngörülebilir bir iklim yaratılmalı.
Unutulmamalıdır ki, yüksek enflasyon sadece cebimizi değil; geleceğimizi de yakar.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar














































