Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), 20 Haziran 2025 tarihli Para Politikası Kurulu toplantısında politika faizini beklentilere paralel olarak yüzde 46 seviyesinde sabit tuttu. Son aylarda gerek enflasyon verilerindeki kademeli iyileşme gerek iç talepteki yavaşlama dikkate alındığında, piyasalar Merkez Bankası’nın artık faiz indirimine yönelik sinyal verebileceğini düşünüyordu. Fakat tabloya dışarıdan bakıldığında, Merkez Bankası’nın kararının ekonomik olduğu kadar jeopolitik temellere dayandığı anlaşılıyor. Özellikle Orta Doğu'da tırmanan İsrail-İran gerilimi, kararın merkezine oturmuş durumda.
ENFLASYON GERİLİYOR AMA RİSKLER KORUNUYOR
TCMB’nin karar metninde açıkça ifade edilen noktalardan biri, enflasyonun ana eğiliminde düşüşün haziran ayında da sürdüğü yönünde. Bu durum, sıkı para politikasının sonuç vermeye başladığını gösteriyor. Nitekim, son dönem verileri, iç talebin daraldığını, kredi kullanımının azaldığını ve enflasyonist baskının görece azaldığını ortaya koyuyor.
Ancak Merkez Bankası’nın metnine dikkatle bakıldığında, sadece iç veriler değil, dışsal tehditler ve belirsizlikler de kararın belirleyicisi olmuş durumda. Özellikle şu ifadeler dikkat çekiyor:
“Jeopolitik gelişmelerin ve küresel ticarette artan korumacılığın dezenflasyon sürecine olası etkileri yakından takip edilmektedir.”
Bu cümle, Merkez Bankası’nın içerdeki olumlu sinyallere rağmen faiz indirimine gitmemesinin esas nedenini açıklıyor. Zira İsrail ve İran arasında yaşanabilecek daha büyük bir çatışma senaryosu, enerji fiyatlarının küresel ölçekte artmasına, bu da Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkelerde yeniden enflasyonun yükselmesine neden olabilir.
EKONOMİDE “SABIRLI BEKLEYİŞ” DÖNEMİ
Ekonomistler, özellikle 2023 ve 2024 yıllarında yaşanan fiyat istikrarsızlığından sonra TCMB’nin en azından 2025 yılı ortasına kadar sıkı duruşunu sürdüreceği görüşündeydi. Ancak mart ayından itibaren gelen veriler, fiyat artışlarının hız kestiğine ve bazı temel mallarda fiyatların durağanlaştığına işaret ediyor. Buna paralel olarak, iç talepteki azalma ve özel sektör yatırımlarındaki yavaşlama da para politikasında gevşeme alanı doğurduğu şeklinde yorumlanıyordu.
Fakat jeopolitik gelişmelerin bu döngüyü bozması nedeniyle, TCMB "acele etmemeyi" tercih ediyor. Merkez Bankası, yalnızca enflasyonla değil; aynı zamanda beklentilerle, küresel fiyat hareketleriyle ve yatırımcı psikolojisiyle de mücadele ediyor. Çünkü politika faizinin düşürülmesi halinde oluşabilecek "erken gevşeme" algısı, yeniden dövize yönelişi tetikleyebilir ve dolarizasyon artabilir. TCMB’nin bu noktadaki en büyük korkusu da zaten bu: Fiyatlar düşse bile, beklentiler bozulursa mücadele boşa gider.
REEL FAİZİN YÜKSEKLİĞİ: AVANTAJ MI, RİSK Mİ?
Ekonomist Uğur Gürses, faiz indirimi yapılmamasını “jeopolitik endişeler olmasa faizler inerdi” sözleriyle yorumladı. Bu, karar metninin satır aralarında da net şekilde görülebiliyor. Aslında ekonomi iç dinamikleriyle faiz indirimi için bir pencere açmış durumda.
Benzer şekilde Prof. Dr. Hakkı Öztürk de bu konuyu farklı bir açıdan değerlendiriyor. Öztürk’e göre, reel faiz şu anda neredeyse yüzde 10 düzeyinde. Yani politika faizi (yüzde 46) ile yıllık enflasyon (yaklaşık yüzde 36) arasındaki fark, yatırımcıya önemli bir getiri sunuyor. Bu durum, yabancı sermaye açısından cazip, ancak içerideki borçlanma maliyetleri yüksek olduğu için yatırım ve tüketimi baskılayan bir etkisi var.
Öztürk, “normal koşullarda faizin düşmesi gerekirdi ama ekonominin ayarlarıyla oynandığı için bu fırsat kaçıyor” diyor. Yani, para politikasında uygulanan sıkılaştırma doğru ama geçmişte yapılan bazı yanlış uygulamalar nedeniyle şimdi Merkez Bankası çok daha temkinli adımlar atmak zorunda.
DOLARİZASYON VE YATIRIMCI GÜVENİ EN KRİTİK NOKTALAR
Karar metninden ve yapılan yorumlardan çıkan bir diğer kritik unsur ise dolarizasyon riski. Türk halkı, geçmişte yaşanan yüksek enflasyon ve kur şokları nedeniyle halen dövize yönelme eğiliminde. Bankalardaki döviz mevduatlarının payı, halen önemli ölçüde yüksek. Faiz indirimi gibi adımların zamanlaması yanlış olursa, bu eğilim yeniden hızlanabilir. Bu da hem kur üzerinde baskı yaratır hem de enflasyon hedeflemesini bozar.
Bu nedenle TCMB için mesele sadece ekonomik göstergeler değil, aynı zamanda güven yönetimi. Yani Merkez Bankası sadece faiz indirimi için değil, bunun kamuoyu tarafından nasıl algılanacağı, yatırımcıların nasıl tepki vereceği gibi konuları da masaya yatırıyor. Bu da Türkiye’de para politikasını teknik bir konu olmaktan çıkarıp, jeopolitik, psikolojik ve sosyal yönleri olan çok boyutlu bir mesele haline getiriyor.
GÖZLER TEMMUZ’DA: FAİZ İNDİRİMİ MASADA MI?
Piyasa aktörlerinin büyük bölümü, 24 Temmuz 2025 tarihli Para Politikası Kurulu toplantısında Merkez Bankası’nın bir faiz indirimi yapabileceği görüşünde. Ancak bunun için iki ön koşul var:
Haziran enflasyonunun beklentilerden düşük gelmesi,
İsrail-İran gerginliğinin azalması ve enerji fiyatlarında normalleşme.
Bu iki koşul gerçekleşirse, TCMB faiz indirimiyle birlikte yeni bir “normalleşme süreci” başlatabilir. Ancak bu adım muhtemelen sınırlı olacak; örneğin 100 baz puan gibi küçük bir indirimle piyasa beklentisi dengelenmeye çalışılabilir. Aksi takdirde, yeniden ekonomik oynaklık ve güven kaybı riski doğabilir.
SONUÇ: BEKLENTİLER VE DENGELERİN HASSAS DÖNEMİ
Merkez Bankası’nın Haziran kararı, teknik açıdan sade ama arka planı son derece karmaşık bir döneme işaret ediyor. İçeride fiyatlar düşerken, dışarıda savaş rüzgârları ekonomiyi tehdit ediyor. İç talep azalırken, yatırımcı güveni yeniden kazanılmaya çalışılıyor. Faiz indirimi için alan var ama psikolojik zemin henüz oluşmamış.
Bu nedenle Merkez Bankası için önümüzdeki dönem, sadece rakamları izleme dönemi değil, aynı zamanda beklentileri yönetme, itibar kazanma ve istikrarı koruma dönemi olacak.
Temmuz ayı, bu dengenin nasıl kurulacağını ve Türkiye’nin ekonomik rotasının hangi yöne evrileceğini belirleyecek. Çünkü bazen ekonomide adım atmamak da güçlü bir adımdır.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar














































