Küresel ekonomi yeni bir döneme girdi. Donald Trump’ın 2025’te ikinci kez ABD başkanlığına oturmasıyla birlikte dünya ticaretinde korumacılık tekrar sahneye çıktı. Artık eski düzen yok. Serbest ticaret devri geride kalırken; her ülke kendi çıkarını önceleyen, yerli üretimi koruyan, stratejik alanlara odaklanan bir yola girmiş durumda. Yani ülkeler artık “herkesle serbestçe ticaret yapalım” demiyor; “önce ben kazanayım, kendi sanayimi koruyayım” diyor.
ARTIK HERKES KENDİ YANINA ÇEKMEK İSTİYOR
ABD-Çin rekabeti bu işin tam kalbinde duruyor. İki dev ekonominin arasındaki güç savaşı sadece ikili bir mücadele değil; tüm dünya bu çatışmadan etkileniyor. Kim kiminle daha fazla ticaret yapacak, hangi teknolojiyi kim kontrol edecek, enerji ve çip gibi stratejik alanlarda kim söz sahibi olacak… Bütün bu soruların cevapları yeni ekonomik dengeleri belirleyecek.
İşte bu nedenle Çin, Güneydoğu Asya’daki komşularıyla daha sıkı ilişkiler kurmaya çalışıyor. ABD ise İngiltere ve bazı Avrupa ülkeleriyle yakınlaşıyor. Her iki taraf da kendine ekonomik ve siyasi müttefikler arıyor. Bu da eski küreselleşme yapısının parçalanmasına, yerine bölgesel bloklara dayalı yeni bir düzene geçilmesine neden oluyor.
“MERKANTİLİZM” GERİ Mİ DÖNÜYOR?
Marmara Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mehmet Babacan’a göre bu yaşananlar tamamen yeni değil. 1600’lü ve 1700’lü yıllarda Avrupa’da uygulanan “merkantilist” anlayışın modern bir versiyonu yeniden gündemde. O dönemde ülkeler, zenginliklerini korumak için ticaret fazlası vermeye çalışırdı; hatta bu yüzden savaşlar çıkardı. Bugün de benzer bir mücadele yaşanıyor ama bu kez savaşlar dijital dünyada, ekonomik yaptırımlarla ve teknolojik üstünlük yarışlarıyla sürüyor.
Babacan, bu korumacılığın arkasındaki temel düşüncenin “önce ben” olduğunu vurguluyor. Pandemi, savaşlar ve küresel krizler ülkeleri artık birbirine değil, kendi üretim kapasitesine güvenmeye zorladı. Ülkeler kendi kendine yeterli hale gelmek istiyor. Eskiden sadece ucuz olan malı nereden bulurlarsa oradan alırlardı. Şimdi ise stratejik alanlarda “yerli ve milli” üretim anlayışı daha fazla öne çıkıyor.
PANDEMİ SONRASI DERSLER: TEDARİK KIRILDI, FIRSAT KAPISI ARALANDI
Kovid-19 salgını bu sürecin kırılma noktası oldu. Birçok ülke, dışa bağımlı olmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini bu dönemde acı bir şekilde gördü. Maskeden ilaca, gıdadan çipe kadar birçok malı zamanında tedarik edemedi. Bu da yerli üretimin değerini yeniden ortaya koydu. Türkiye gibi üretim kabiliyeti yüksek ülkeler için bu süreç önemli fırsatlar sundu. Çin’in geç toparlanması, Türkiye’nin Avrupa’ya yakınlığı ve uygun maliyetli üretimi, ülkeyi cazip bir alternatif haline getirdi.
Ama bu avantajı kalıcı hale getirmek kolay değil. Taşımacılık maliyetlerinin arttığı, enflasyonun küresel düzeyde yükseldiği bir dönemde Türkiye’nin orta ve yüksek teknolojili üretime yönelmesi, Avrupa Birliği ile ticari ilişkilerini çeşitlendirmesi şart. Yoksa bu geçici avantaj hızla kaybolabilir.
YENİ DÖNEMİN ADI: BÖLGESELLEŞME
Küreselleşme artık tek başına yön verici bir güç değil. Yeni dönem “bölgeselleşme” dönemi. Yani ülkeler daha çok kendi bölgesinde, daha yakın coğrafyalarda iş birlikleri arıyor. Uzaklardan gelen ama güvenilmez olan bir tedarikçi yerine, biraz daha pahalı bile olsa yakın ve güvenilir olanla çalışmak artık daha mantıklı görülüyor.
Prof. Babacan’a göre bu yeni korumacılık dönemi iki kutuplu (ABD vs. Çin) bir yapı oluşturmayacak. Bunun yerine çok parçalı, çok merkezli bir ekonomik harita oluşacak. Avrupa kendi yolunu çizecek, Asya kendi içinde kümelenecek, Afrika yükselen bloklardan biri haline gelecek.
SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK, YEŞİL DÖNÜŞÜM VE KORUMACILIK EL ELE
Yeni dönem yalnızca ticaret duvarlarıyla ilgili değil. Yeşil dönüşüm, sürdürülebilirlik ve dijitalleşme gibi alanlar da bu yeni sistemin önemli parçaları. Avrupa Birliği gibi yapılar, yeşil ekonomi üzerinden yeni türden bir korumacılık uygulamaya başlıyor. “Karbon vergisi” gibi düzenlemelerle dışardan gelen mallara çevre standartları baskısı kuruluyor. Bu da özellikle gelişmekte olan ülkeler için hem bir risk hem de bir hazırlık zorunluluğu anlamına geliyor.
TÜRKİYE NE YAPMALI?
Türkiye’nin bu yeni sistemde yapabileceği çok şey var ama bunun için bazı adımları zamanında atması gerekiyor:
Stratejik sektörlere yönelmek: Çip, ilaç, enerji gibi alanlarda dışa bağımlılık azaltılmalı.
Yerli üretimi artırmak: Sadece üretmek yetmez, rekabetçi ürünler üretmek gerekiyor.
Yeşil dönüşüme ayak uydurmak: AB ile olan ilişkilerde karbon ayak izi, çevresel standartlar çok belirleyici olacak.
Pazar çeşitliliği sağlamak: Sadece Avrupa’ya değil, Afrika, Orta Doğu ve Asya pazarlarına da güçlü açılımlar yapılmalı.
Bahçeşehir Üniversitesi’nden Prof. Dr. İbrahim Ünalmış’ın da ifade ettiği gibi, tam bir kapanma mümkün değil çünkü ülkeler birbirine bağımlı. Ancak bazı alanlarda “milli üretim” şart haline geldi. Özellikle savunma, tarım, enerji, gıda gibi konularda ülkeler artık dışa bağımlı olmak istemiyor.
Sonuç olarak:
Küresel ekonomi yeni bir evreye giriyor. Serbest ticaretin yerini stratejik korumacılık alıyor. Artık “kim daha çok satar” değil, “kim daha dayanıklı üretim yapar” sorusu öne çıkıyor. Türkiye bu süreçte doğru adımlarla avantaj sağlayabilir ama eski alışkanlıklarla devam ederse fırsatlar kaçabilir. Yeni dünya düzeninde rekabet yalnızca fiyatla değil; teknolojiyle, sürdürülebilirlikle ve stratejiyle yapılacak.
ZAFER ÖZCİVAN
Ekonomist-Yazar














































